...pazar yerinden ve şandan uzakta yer alır büyük olan her şey. Hep pazar yerinden ve şandan uzakta barınmıştır yeni değerler yaratan...
Yalnızlığa kaç dostum: görüyorum ki her yerini ağılı sinekler sokmuş. Sert ve sağlam bir havanın estiği yere kaç! Yalnızlığına kaç! Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öçlerinden kaç! Onlar sana karşı öçden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara. Sayısızdır onlar. Hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki...
23 Temmuz 2009 Perşembe
21 Temmuz 2009 Salı
IŞIK'A...
kanımı damla damla kendine çeken, ruhumun tüm odalarında gezinen, ıslık gibi nefesini her yanımda hissettiğim...
başka bir dünyada mümkün kılacağız birbirimizi...
başka bir dünyada mümkün kılacağız birbirimizi...
20 Temmuz 2009 Pazartesi
Akıl Oyunu
kediye taş atan akıl; çimleri ezen, çiçekleri koparan, çocuğu döven akıl ile aynıdır. Çocuğu taciz eden akıl, kadına -erkeğe tecavüz eden, sevgiliyi sahiplenen, aldıkça doymayan akıl ile aynıdır. Mermiyi yapan akıl; bombayı atan, katliamı yapan akıl ile aynıdır. Rekabet eden akıl; hep daha da isteyen, hırsına yenilen, öfkeden kuduran akıl ile aynıdır. Paraya tapan akıl; dünyanın altını üstüne getiren, iktidara sarılan akıl ile aynıdır. Akıl zavallıdır.
Aslolan hayattır; kötü ile iyiyi, güzel ile çirkini, gerçek ile yalanı dengeleyen, ne eylerse eyleyecek olan, ne oluyorsa güzel olandır...
Şimdidir...
19 Temmuz 2009 Pazar
YÜZLER/ 4ADAM...
Çok korkuyorum.
Ama yapabileceğim hiçbir şey kalmadı.
Görünmeden yaşama olanağım olsaydı keşke.
Mümkün değil.
Yazmaktan başka bir yol bulamadım.
Çok yolculuk yaptım.
Şanslı bile sayılırım.
Avutmadı beni, tutmadı.
Şimdi bu okuduklarınız, dünyayı sarsmayacak belli ki, belki kimseye bir şey olmayacak benden başka.
Yazıdan geçti yollarım.
Hep acemisi olduğum, bir türlü öğrenemediğim “dünyada olmak” hali, içimi alıp masalara yatırdığım, delik deşik edip, sonra da onarmaya çalıştığım günden bu yana kuyu etkisi yaptı. Kılıcım kınında durmadı. Çok uğraştım ama tutamadım. Çıkardım, kestim kafasını içimden gelen seslerin ve kuyuya döndüm çaresiz. Sürüden ayrıldım. Başka bir sürüye katılmaktansa kurtla dost oldum. Farkında olmaz bazen insan, usul ve ustaca kesiliverir yaşamdan.İpe dizdiği boncuklar gibi biriktirdikleri etrafa saçılır, hiç olur. İp kopmuştu, kılıcım da kınındaydı üstelik. Sonrası cehennem. Karanlıkta oraya buraya çarpmadan yürümeye çalışırken – koşmaya değil yürümeye – İşte orada duruyordu. İkimiz boncukları toplayıp dizmeye başlamıştık çoktan. Kırılmış, parçalanmış olanları ayırmaya tek tek...Hüznüm çıktığı yere, dudaklarımın kenarına yerleşti yeniden. Ta en baştan, tırnaklarımın içinde bile, ucunda ve en bilinmeyen yerinde bir sızı, pervasızca dolanan, o aldırmaz, uslanmaz, iflah olmaz sızı, benim sızım,telaşla, çabucak saran, sarsan ve giderek, bilerek arsızlaşan sızı, bütün heybetiyle içimdeydi. Hiçbir yere koyamadığım hatta yerine hiçbir şey koyamadığım benim sızımdı o.
Bir kuyudayım.
Kendimi sınıyorum.
Gövdemi, ellerimi, sesimi sınıyorum.
Bir sayıklamada,
Göz bandı,
Tazyikli su,
Islak,Nemli,Küflü,
Giderek artan voltajda
Bir silüet,
Lime lime,
Koku,
Ardından korku,
bir kaç dakika süren...
Karanlık bir dehlizde,
Söze dökülmüş ne varsa dondu.SUS!
Bir kozada,
Derinde,
Hiç bitmeyecek-miş- gibi gelen.
Canım acıyor...
Orada ve her yerde tekbaşına.
Sarı bir Eylül’de Postallarbir çocuğun düşlerine ve oyuncaklarına karıştı, orada ertelendi ergenlik.
Özenle sarıldı, naftalinlenerek sandığa kondu.Hayır, bunları yazmayacağım.
O çocuğa, burada, söz’ün bir heyelan olduğu yerde, gözlerinin içinden, koşulsuz geçip, yüreğinde kocaman bir salıncak kuranlar da oldu...
“Beni neden yazıyorsun ki?”dedi.
Yüzü ne kadar da serindi.
Çamaşırlarımız aynı kapta yıkandı birbirine karışarak, gözlerimizin içine doğru birbirinden, bir zaman, dolu dizgin atlar gidip geldi, bir yastıkda sayıkladık...Daha ne?
Nerede durması gerektiğini bildiğinden - hikayemizin en can alıcı çiçeği kadar- çürümeye direngen.
Dünyaya doğarken sessizliğin o facia çığlığıyla donanmış olan, dünyada olmayı birlikte öğrenmeye çalışırken, dağılmış boncukları ipe dizip yeniden.
Adınla çağırdım seni.Yüzünde; içinden geçerek, yüzüm...İp koptu!
Kimbilir daha kaç kere kopacak...
YAZI MI TURA MI?
Uzaklara bakabiliyor musunuz?
Mesela yürüyeni olmayan bir sokağa bakar gibi.
Yüzünde uzadı yollar.
Uzaklara bakabildim yüzünde.
Vahi; “unutun” dedi, yaşanmış olana ortak olmak yasak.
Ay sudaki aksini unutup gizlendi.
Yüzü; her adımda, kendine dönerek başlangıcı olmayan yolculukların iç acıtan gel-gitleri oldu.
İlkel bir ayin gibiydi yüzü.
Dedim ki; neyin var?
Dedi ki; kanatlı tahta kapılar, üzerlerindeki demir halkalarını vurarak birbirlerine, kapandılar. Törene; bir derviş selamıyla, şarap eşliğinde geldiler.
Sözün faydası olmaz dedi başımı çevirdiğimde yokolmuşsa gökyüzü.
Dedim ki; ellerin yok.
Dedi ki; O’nun bedeninde unuttum ellerimi, bir kısrak kıvraklığında, ateşten çember gibi dönerdi ve ben duru sulara salmıştım sanki parmaklarımı.
Dönerdik.
Biz döndükçe parmaklarım kayboldu.
Sonra da ellerim.
Yalnızca ellerim mi? Benliğim. Ben. Kayboldum.
Faydası olur muydu durmanın?
Yüzü söyledi.
Dedim ki; dinlemek istiyorum, haydi anlat bana öykünü.Güldü. Gülüşü çığlık oldu.
Sonra uzun bir öksürükle karıştı çığlığı boşlukta. Yankılandı, azaldı ve yitti.
Ay saltanatını sürüyor, döndüğünü gizliyordu. Belki de bir oyundu bu. Susmuştu yüzü.
Düştü sözleri. Gözbebekleri bulandı.
Yüzünün pencereleri demirliydi.
Demirlerin üzerinde tel örgüler vardı. Kirpikleri sık sık açılıp kapanıyordu.
Ses yoktu.
Yüzünde “bir çocuğun sabun kokulu saçları” savruluyordu, rüzgarla yarışan taylar gibi. Zamandan habersiz, öncesi ve sonrası olmayan, sonsuz bir şimdiki zamanda yaşayan ve yaşadığı yeri sınırsız bir oyun alanı belleyen, saçları sabun kokan çocuk yüzü.
Az sonra, az sonra olacak ve şimdi.
Düşlerini ve kostümlerini alacaksın yanına, yüzün; kendi yatağında akacak önce, sonra, “ başka ruhlarla” buluşup, birlikte akacak bir süre.
“ Ağırlamak” dedi yüzü. Kendinden bildiklerini a- ğır-la-mak!
Yanındaki yakınındır yüzü.
Neşeli dişlerine acını emanet edip, yola çıktığın ve tekbaşına denize döküldüğün yerde, bir uzun hava oldu yüzü...
Gözlerine güvenen görebilir...
...
Türkçe bilmeyen anasının, söze; yüreğinden gözlerine kurduğu köprüde, “zor konağında” yürürken dokuzuncu yılında, ölümüne susmuş. O hayali muhteşeme dokunmak istedikçe, bir ateş topu olmuş o ellerinde, onyıllarca yanmış.
Fonda bir çocuk; içini ısıtan bu yüzün “zorkonağını” sığdıramamış küçük yüzüne.
O çocuk büyümüş.“ Kamber Ateş Nasılsın?”
Fondaki çocuk der ki; ertelediğin her şeyi sığdır şimdi güzel yüzüne, acele et, dil yalan söyler, aslolan senin yüzün!
Gözlerine güvenen görebilir.
KALANLAR...
Ayna gibi bir aklık uzanır gider. Ipıssızdır. Birden, içe sıkıntı çökerten acı bir çığlık bu susukunluğu yırtıp dağıtır. Tarifsiz bir inilti, perde perde yükselip alçalır. Damarlardaki kanı donduracak kadar korkunçtur. Soluk keser. Bir zaman suskun havada dalgalanır. Sonra söner, duyulmaz olur. Eski ıssızlık çöker yeniden.Az sonra, ürküntü veren o inilti gene sessizliği yırtar. Acı doludur. Yaralı ölmek üzere olan bir hayvanın iniltisine benzer.Sürekli hareket ediyor. Eli, kolu, bacağı, yüzü...Bakışları sır. Bir mengenede sıkıştırılıyormuş gibi. Sanki; hayatın onun üzerinden geçerek devam ettiğine inanmış da bırakmış bedenini. Hoyrat!Görünenin ardında ne varsa, üzerine tonlarca rakı, milyonlarca sigara istifleyip gitmek istiyor.Tek bir hayatı, biricik hayatını, parçalara bölüp, yırtıcı bir hayvanın önüne atmış. Bütün işini gücünü tamamlamış.Adını da parçalamış, yüzünü de!Bir bakışı var, şaşkın. Unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi, kaybolur sonra hızlıca.İnsan yüzlerinde ne çok hikaye var. Ne çok söz patlamaya hazır. “Şarkılar kimin için?” dedi.Yüzü yüzüme karıştı. Boynuma, saçlarıma, göğsüme...Ağzımdan içime doldu bütün hikayesi, hikayeme karıştı.Yüzüm, yüzünde, gözlerinde, bedeninde kayboldu.Yüzünü yüzüme döktü Bir kadından – bir adamdan her şey ve hiçbir şey oldu.Yüzümde bir gülümseme asılı kaldı. Yüzü, yüzümde çiçek açtı.“senin kendine bile eyvallahın yok” dedi.Yüreğimi; korkuyla, acıyla, terkedilmişlikle, yalnız bırakılmışlıkla, ayrılıkla, çığlıkla, gözyaşıyla, kar ve yağmurla, karanlıkla, çamurla, güneşle, denizle, havayla, otla, cesaretle,öfkeyle, aşkla, ölümle yıkadım ben!Güneş battıktan sonra, uçsuz bucaksızdı deniz.Öfkesini gizlemiş,sakin görünüyordu. Yüzü; uçsuz bucaksız denizdi ve bana bakıyordu.Çekseydi beni de keşke.Bütün gün, bütün akşam, bütün gece baktım sadece yüzüne.Anlam mı arıyorum?Zaten çok anlamlı da okumaya mı gayretliyim?Gayretli miyim?Öylece duruyorum.O’ndan ve Ben’den BİZ olabilme ihtimalini hiç düşünmeden, kendiliğinden...Bakıyorum.Adını bağrına bastı deniz. Adı denizin bağrında şimdi, çocuklar oynuyorlar içinde.Yüzü çocuklar oldu.Özlüyorum!Bir ihtiyacı, bir olanağı, “başka bir şeyi” özler gibi değil. Hiç “başkası” olmamış olanı özlemek gibi özlüyorum.Coşkular çoğaltıyorum ıssız bir yüzden kalan ne varsa. Kedere benzer bir şey de oluyor, nasılsa eksilecek tüm kederler diye, gülümsüyorum ben de...Şimdi,Yüzü hiçbir yere benzemiyor. Temkinli bir uzaklıktan bakıyor bana.Yüzüme döktüğü yüzü çığlık çığlığa, avaz avaz oysa. Adını derin bir soluk yapıp tutuyorum içimde. Soluğumu tuttum.O soluktan bir hayat çıktı. An. Şimdi. Bir hayat, bir an’dır. Şimdi’dir! Sonrası muhasebe....5.katta, terasta, içimin yüzüne ısındığı yerde tüm hesapları kapattım. Gözlerime güvenememişim.İp koptu, boncuklar bu kez daha geniş bir alana yayıldı. Kimisi kayboldu.Onun nerede olduğunu bilmiyorum. Gitti mi? Geri gelecek mi? Bilmiyorum. Sır. Sadece geceleri açan çiçekler gibi, kapıdan gelecek sese hazırlanıp bekliyorum. Güneş doğar doğmaz, yeniden başlıyor o ıstırap.
Soluyorum.
Ama yapabileceğim hiçbir şey kalmadı.
Görünmeden yaşama olanağım olsaydı keşke.
Mümkün değil.
Yazmaktan başka bir yol bulamadım.
Çok yolculuk yaptım.
Şanslı bile sayılırım.
Avutmadı beni, tutmadı.
Şimdi bu okuduklarınız, dünyayı sarsmayacak belli ki, belki kimseye bir şey olmayacak benden başka.
Yazıdan geçti yollarım.
Hep acemisi olduğum, bir türlü öğrenemediğim “dünyada olmak” hali, içimi alıp masalara yatırdığım, delik deşik edip, sonra da onarmaya çalıştığım günden bu yana kuyu etkisi yaptı. Kılıcım kınında durmadı. Çok uğraştım ama tutamadım. Çıkardım, kestim kafasını içimden gelen seslerin ve kuyuya döndüm çaresiz. Sürüden ayrıldım. Başka bir sürüye katılmaktansa kurtla dost oldum. Farkında olmaz bazen insan, usul ve ustaca kesiliverir yaşamdan.İpe dizdiği boncuklar gibi biriktirdikleri etrafa saçılır, hiç olur. İp kopmuştu, kılıcım da kınındaydı üstelik. Sonrası cehennem. Karanlıkta oraya buraya çarpmadan yürümeye çalışırken – koşmaya değil yürümeye – İşte orada duruyordu. İkimiz boncukları toplayıp dizmeye başlamıştık çoktan. Kırılmış, parçalanmış olanları ayırmaya tek tek...Hüznüm çıktığı yere, dudaklarımın kenarına yerleşti yeniden. Ta en baştan, tırnaklarımın içinde bile, ucunda ve en bilinmeyen yerinde bir sızı, pervasızca dolanan, o aldırmaz, uslanmaz, iflah olmaz sızı, benim sızım,telaşla, çabucak saran, sarsan ve giderek, bilerek arsızlaşan sızı, bütün heybetiyle içimdeydi. Hiçbir yere koyamadığım hatta yerine hiçbir şey koyamadığım benim sızımdı o.
Bir kuyudayım.
Kendimi sınıyorum.
Gövdemi, ellerimi, sesimi sınıyorum.
Bir sayıklamada,
Göz bandı,
Tazyikli su,
Islak,Nemli,Küflü,
Giderek artan voltajda
Bir silüet,
Lime lime,
Koku,
Ardından korku,
bir kaç dakika süren...
Karanlık bir dehlizde,
Söze dökülmüş ne varsa dondu.SUS!
Bir kozada,
Derinde,
Hiç bitmeyecek-miş- gibi gelen.
Canım acıyor...
Orada ve her yerde tekbaşına.
Sarı bir Eylül’de Postallarbir çocuğun düşlerine ve oyuncaklarına karıştı, orada ertelendi ergenlik.
Özenle sarıldı, naftalinlenerek sandığa kondu.Hayır, bunları yazmayacağım.
O çocuğa, burada, söz’ün bir heyelan olduğu yerde, gözlerinin içinden, koşulsuz geçip, yüreğinde kocaman bir salıncak kuranlar da oldu...
“Beni neden yazıyorsun ki?”dedi.
Yüzü ne kadar da serindi.
Çamaşırlarımız aynı kapta yıkandı birbirine karışarak, gözlerimizin içine doğru birbirinden, bir zaman, dolu dizgin atlar gidip geldi, bir yastıkda sayıkladık...Daha ne?
Nerede durması gerektiğini bildiğinden - hikayemizin en can alıcı çiçeği kadar- çürümeye direngen.
Dünyaya doğarken sessizliğin o facia çığlığıyla donanmış olan, dünyada olmayı birlikte öğrenmeye çalışırken, dağılmış boncukları ipe dizip yeniden.
Adınla çağırdım seni.Yüzünde; içinden geçerek, yüzüm...İp koptu!
Kimbilir daha kaç kere kopacak...
YAZI MI TURA MI?
Uzaklara bakabiliyor musunuz?
Mesela yürüyeni olmayan bir sokağa bakar gibi.
Yüzünde uzadı yollar.
Uzaklara bakabildim yüzünde.
Vahi; “unutun” dedi, yaşanmış olana ortak olmak yasak.
Ay sudaki aksini unutup gizlendi.
Yüzü; her adımda, kendine dönerek başlangıcı olmayan yolculukların iç acıtan gel-gitleri oldu.
İlkel bir ayin gibiydi yüzü.
Dedim ki; neyin var?
Dedi ki; kanatlı tahta kapılar, üzerlerindeki demir halkalarını vurarak birbirlerine, kapandılar. Törene; bir derviş selamıyla, şarap eşliğinde geldiler.
Sözün faydası olmaz dedi başımı çevirdiğimde yokolmuşsa gökyüzü.
Dedim ki; ellerin yok.
Dedi ki; O’nun bedeninde unuttum ellerimi, bir kısrak kıvraklığında, ateşten çember gibi dönerdi ve ben duru sulara salmıştım sanki parmaklarımı.
Dönerdik.
Biz döndükçe parmaklarım kayboldu.
Sonra da ellerim.
Yalnızca ellerim mi? Benliğim. Ben. Kayboldum.
Faydası olur muydu durmanın?
Yüzü söyledi.
Dedim ki; dinlemek istiyorum, haydi anlat bana öykünü.Güldü. Gülüşü çığlık oldu.
Sonra uzun bir öksürükle karıştı çığlığı boşlukta. Yankılandı, azaldı ve yitti.
Ay saltanatını sürüyor, döndüğünü gizliyordu. Belki de bir oyundu bu. Susmuştu yüzü.
Düştü sözleri. Gözbebekleri bulandı.
Yüzünün pencereleri demirliydi.
Demirlerin üzerinde tel örgüler vardı. Kirpikleri sık sık açılıp kapanıyordu.
Ses yoktu.
Yüzünde “bir çocuğun sabun kokulu saçları” savruluyordu, rüzgarla yarışan taylar gibi. Zamandan habersiz, öncesi ve sonrası olmayan, sonsuz bir şimdiki zamanda yaşayan ve yaşadığı yeri sınırsız bir oyun alanı belleyen, saçları sabun kokan çocuk yüzü.
Az sonra, az sonra olacak ve şimdi.
Düşlerini ve kostümlerini alacaksın yanına, yüzün; kendi yatağında akacak önce, sonra, “ başka ruhlarla” buluşup, birlikte akacak bir süre.
“ Ağırlamak” dedi yüzü. Kendinden bildiklerini a- ğır-la-mak!
Yanındaki yakınındır yüzü.
Neşeli dişlerine acını emanet edip, yola çıktığın ve tekbaşına denize döküldüğün yerde, bir uzun hava oldu yüzü...
Gözlerine güvenen görebilir...
...
Türkçe bilmeyen anasının, söze; yüreğinden gözlerine kurduğu köprüde, “zor konağında” yürürken dokuzuncu yılında, ölümüne susmuş. O hayali muhteşeme dokunmak istedikçe, bir ateş topu olmuş o ellerinde, onyıllarca yanmış.
Fonda bir çocuk; içini ısıtan bu yüzün “zorkonağını” sığdıramamış küçük yüzüne.
O çocuk büyümüş.“ Kamber Ateş Nasılsın?”
Fondaki çocuk der ki; ertelediğin her şeyi sığdır şimdi güzel yüzüne, acele et, dil yalan söyler, aslolan senin yüzün!
Gözlerine güvenen görebilir.
KALANLAR...
Ayna gibi bir aklık uzanır gider. Ipıssızdır. Birden, içe sıkıntı çökerten acı bir çığlık bu susukunluğu yırtıp dağıtır. Tarifsiz bir inilti, perde perde yükselip alçalır. Damarlardaki kanı donduracak kadar korkunçtur. Soluk keser. Bir zaman suskun havada dalgalanır. Sonra söner, duyulmaz olur. Eski ıssızlık çöker yeniden.Az sonra, ürküntü veren o inilti gene sessizliği yırtar. Acı doludur. Yaralı ölmek üzere olan bir hayvanın iniltisine benzer.Sürekli hareket ediyor. Eli, kolu, bacağı, yüzü...Bakışları sır. Bir mengenede sıkıştırılıyormuş gibi. Sanki; hayatın onun üzerinden geçerek devam ettiğine inanmış da bırakmış bedenini. Hoyrat!Görünenin ardında ne varsa, üzerine tonlarca rakı, milyonlarca sigara istifleyip gitmek istiyor.Tek bir hayatı, biricik hayatını, parçalara bölüp, yırtıcı bir hayvanın önüne atmış. Bütün işini gücünü tamamlamış.Adını da parçalamış, yüzünü de!Bir bakışı var, şaşkın. Unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi, kaybolur sonra hızlıca.İnsan yüzlerinde ne çok hikaye var. Ne çok söz patlamaya hazır. “Şarkılar kimin için?” dedi.Yüzü yüzüme karıştı. Boynuma, saçlarıma, göğsüme...Ağzımdan içime doldu bütün hikayesi, hikayeme karıştı.Yüzüm, yüzünde, gözlerinde, bedeninde kayboldu.Yüzünü yüzüme döktü Bir kadından – bir adamdan her şey ve hiçbir şey oldu.Yüzümde bir gülümseme asılı kaldı. Yüzü, yüzümde çiçek açtı.“senin kendine bile eyvallahın yok” dedi.Yüreğimi; korkuyla, acıyla, terkedilmişlikle, yalnız bırakılmışlıkla, ayrılıkla, çığlıkla, gözyaşıyla, kar ve yağmurla, karanlıkla, çamurla, güneşle, denizle, havayla, otla, cesaretle,öfkeyle, aşkla, ölümle yıkadım ben!Güneş battıktan sonra, uçsuz bucaksızdı deniz.Öfkesini gizlemiş,sakin görünüyordu. Yüzü; uçsuz bucaksız denizdi ve bana bakıyordu.Çekseydi beni de keşke.Bütün gün, bütün akşam, bütün gece baktım sadece yüzüne.Anlam mı arıyorum?Zaten çok anlamlı da okumaya mı gayretliyim?Gayretli miyim?Öylece duruyorum.O’ndan ve Ben’den BİZ olabilme ihtimalini hiç düşünmeden, kendiliğinden...Bakıyorum.Adını bağrına bastı deniz. Adı denizin bağrında şimdi, çocuklar oynuyorlar içinde.Yüzü çocuklar oldu.Özlüyorum!Bir ihtiyacı, bir olanağı, “başka bir şeyi” özler gibi değil. Hiç “başkası” olmamış olanı özlemek gibi özlüyorum.Coşkular çoğaltıyorum ıssız bir yüzden kalan ne varsa. Kedere benzer bir şey de oluyor, nasılsa eksilecek tüm kederler diye, gülümsüyorum ben de...Şimdi,Yüzü hiçbir yere benzemiyor. Temkinli bir uzaklıktan bakıyor bana.Yüzüme döktüğü yüzü çığlık çığlığa, avaz avaz oysa. Adını derin bir soluk yapıp tutuyorum içimde. Soluğumu tuttum.O soluktan bir hayat çıktı. An. Şimdi. Bir hayat, bir an’dır. Şimdi’dir! Sonrası muhasebe....5.katta, terasta, içimin yüzüne ısındığı yerde tüm hesapları kapattım. Gözlerime güvenememişim.İp koptu, boncuklar bu kez daha geniş bir alana yayıldı. Kimisi kayboldu.Onun nerede olduğunu bilmiyorum. Gitti mi? Geri gelecek mi? Bilmiyorum. Sır. Sadece geceleri açan çiçekler gibi, kapıdan gelecek sese hazırlanıp bekliyorum. Güneş doğar doğmaz, yeniden başlıyor o ıstırap.
Soluyorum.
Ö-TE-Kİ...
ya tanrı-ça-sın
ya da
deli
dedi...
bu öğle vakti,
sararmış gözbebeklerime çarpan hınzır sızdırırken sırrımı...
susmaktan paslanmış kilit -ağzımdaki- nefesim uçuşuyor,
kent yanıyor-parmakuçlarımdaki-bir düğüm atıyorum sırnaşık sözcüklerine, boğuldukça güruh-o kadar da çoklar ki-
ah! hüzün demliyor-muş- görkeminde- ateşi o çalmış sanki-
sen hiç içindeki karanlığı seyrettin mi?dedim.
kaç sokak var damarlarımda, kalayı akmış kalbin dağınık odalarında kaç ıssız abbara...
duru-yorum...
(gözpınarlarında tutuklu kalmış çocukluk, ayakkabıları taştan çalıkuşu, bilmediği iklimlerde mülteci-kızçocuğu-, şarkının en aşağıdan nakaratı, binlerce ayrıkotunun kol kola durduğu mahşer yerinde sarı başak, geç kalmış bir kahkahanın giderek hüzne dönüşü, yüzü; yarım yamalak ilkbahar, eskimiş ve soğumuş anne yüzü, karmakarışık, bulanık baba'da kaybolmuş haylaz ve tutkulu mahpus, savaştan çı-ka-ma-mış gazi...Sokağın cengaveri! çatlak, sancılı koca çığlık...hiç hatırlanmak istemeyen korkunç masal, içerde bir yerlerde mahsur kalmış ninni -belki de hiç söylenmemiş-yüzüne sığınmış adı adına sığmayan ben'lik,kaybetmeye dayanamayacağım kıyı)
kaç görüntü?
ya tanrı-ça-sın
ya da deli
dedi.
ya da
deli
dedi...
bu öğle vakti,
sararmış gözbebeklerime çarpan hınzır sızdırırken sırrımı...
susmaktan paslanmış kilit -ağzımdaki- nefesim uçuşuyor,
kent yanıyor-parmakuçlarımdaki-bir düğüm atıyorum sırnaşık sözcüklerine, boğuldukça güruh-o kadar da çoklar ki-
ah! hüzün demliyor-muş- görkeminde- ateşi o çalmış sanki-
sen hiç içindeki karanlığı seyrettin mi?dedim.
kaç sokak var damarlarımda, kalayı akmış kalbin dağınık odalarında kaç ıssız abbara...
duru-yorum...
(gözpınarlarında tutuklu kalmış çocukluk, ayakkabıları taştan çalıkuşu, bilmediği iklimlerde mülteci-kızçocuğu-, şarkının en aşağıdan nakaratı, binlerce ayrıkotunun kol kola durduğu mahşer yerinde sarı başak, geç kalmış bir kahkahanın giderek hüzne dönüşü, yüzü; yarım yamalak ilkbahar, eskimiş ve soğumuş anne yüzü, karmakarışık, bulanık baba'da kaybolmuş haylaz ve tutkulu mahpus, savaştan çı-ka-ma-mış gazi...Sokağın cengaveri! çatlak, sancılı koca çığlık...hiç hatırlanmak istemeyen korkunç masal, içerde bir yerlerde mahsur kalmış ninni -belki de hiç söylenmemiş-yüzüne sığınmış adı adına sığmayan ben'lik,kaybetmeye dayanamayacağım kıyı)
kaç görüntü?
ya tanrı-ça-sın
ya da deli
dedi.
ninni-kan...
Pan-zer/zehir/zifirÇocuklar-ı yakarken- zifir-zehir a-cı/tır-nak-lar-ınıbatır-ır…salla bayrağını, uğruna ölünecek günahların var, sal-la dünyanın kaba-d/ayısıöl/dür- kuskin/zehir/zifiroyala-ma belleğini, tozpembe dizilerin var, oya-la, dünyayı her renge boya-ma kan/lasavaşmain-sanısanma/ki kahr-ına beşik salla/ nin-ni/kurban
maestro'ya incelikli...
şehrin içinde ustura
çok kişilik yalnızlıklara ödev
kesiklerin her biri bir dilek-hiç oldurulmamış-
kanatsız-düşe kalka- sendeler
yorulur harflerin tılsımı –gün döner- yersiz yurtsuz
bir atlıkarınca uğraksız kocaman bir alana sahipsiz körebelerin ayak izlerini saklasın diye kurulmuş
hiç çocuksuz viran caddelerden geçerek gidilen atlıkarıncanın uğraksız alanında sahipsiz körebelerin ruhbağı kesilivermiş
aniden.
otyeşermez mayın mezarlardan yayılan ruhkatarına katık edip doludizgin
rastıkla çizilmiş göz çevresi görünmez uzaklıklara bakar
zamansız şekillenmiş bedenine yabancı ellerinden
mütemadiyen sızıyor parlak çelik ucundan usturanın kan sesleri…
heyyy!
maestro!
koşulsuz burada birlikte yaşayacağız…
çok kişilik yalnızlıklara ödev
kesiklerin her biri bir dilek-hiç oldurulmamış-
kanatsız-düşe kalka- sendeler
yorulur harflerin tılsımı –gün döner- yersiz yurtsuz
bir atlıkarınca uğraksız kocaman bir alana sahipsiz körebelerin ayak izlerini saklasın diye kurulmuş
hiç çocuksuz viran caddelerden geçerek gidilen atlıkarıncanın uğraksız alanında sahipsiz körebelerin ruhbağı kesilivermiş
aniden.
otyeşermez mayın mezarlardan yayılan ruhkatarına katık edip doludizgin
rastıkla çizilmiş göz çevresi görünmez uzaklıklara bakar
zamansız şekillenmiş bedenine yabancı ellerinden
mütemadiyen sızıyor parlak çelik ucundan usturanın kan sesleri…
heyyy!
maestro!
koşulsuz burada birlikte yaşayacağız…
AD'sız..
yarı açık beden-ime-arsız bir cemre düşer –uzadıkça ömür çalan- ; haddini bildirir yüksek duvarlara anlamı solmuş yüz çizgilerine sığınır-sorgusuz--bugün hava kapalı-evet. hava kapalı. -kırk örük yapıp saçlarımı, -bir parça- sızan güneşe bırakacağım. güvercin boyu yol alacak devrim şarkıları. unutacağım annemin kızlık soyadını. Tanya’nın cansız bedenine sarılacağım, ağzından öpeceğim -sustuğu büyük onurundan- bir bir kazıyacağım en olmadık yerlerimden kanatıp günün anlam ve önemini. çaresiz havalanacak havalandırma borusu çaldığında öfkemin siyah saçları…adettendir, menekşe kurutacağım, selamıyla, sevdasıyla mektuplar hep “görülmüştür”. kaç kadın; satır aralarına “kadınlığını” gömmüştür…
Bona Dea'dan...
Kalbin örtüsü açılır
Kirpik aralığında şenlik
Iskalama
Bir tel bile
Süzül, korneanın çelik hışmından
İki göze birden düştüyse düş -oyulur yürek duvarı-
Yumuşaktır
Düş-ersin-
Haz/ sonsuz uçuruma
Işık kırılarak içine alır karanlık yorulur gün an’da küçülür kaybolur
Bir-leşir- düş,
İç/eri-nin suyu çekilir çöldür artık kum yatağında kavrulur
Sıcak atıyor nabız birazdan duracak korkusu daha da hızlı yayılıyor bedene
Uzun keskin acı bir siren sesiyle nabzım avucumda ıslak ve canlı birdenbire…
Göğsümün kafesinde çarpışma –kaçacak yer yok-
Kır hadi…
Kirpik aralığında şenlik
Iskalama
Bir tel bile
Süzül, korneanın çelik hışmından
İki göze birden düştüyse düş -oyulur yürek duvarı-
Yumuşaktır
Düş-ersin-
Haz/ sonsuz uçuruma
Işık kırılarak içine alır karanlık yorulur gün an’da küçülür kaybolur
Bir-leşir- düş,
İç/eri-nin suyu çekilir çöldür artık kum yatağında kavrulur
Sıcak atıyor nabız birazdan duracak korkusu daha da hızlı yayılıyor bedene
Uzun keskin acı bir siren sesiyle nabzım avucumda ıslak ve canlı birdenbire…
Göğsümün kafesinde çarpışma –kaçacak yer yok-
Kır hadi…
haziran'a ağıt...
hazirandı,
toprağın kalbine giden damarlar genişlemişti iyice, önce kabarıyor sonra içine alıyordu suyu, iştahlıydı…
hazirandı,
kiraza durmuştu dallar, cömertti güneş, sere serpe yayıyordu ışığını, anlamsızca neşeliydi çocuklar…
hazirandı,
dünyanın en uzun günündeydi takvim,
biri geldi,
“bütün acılarını silmeye geldim” der gibi
göğsümdeki ölü parçasına…
(siyah bir bulut
etinden tırnakladı sesizliği
ay kırıldı)
hazirandı
dünyanın en kısa gecesindeydi takvim,
çoktan başlamıştı yaz,
oysa, sarmıştı bedenimi ömrümdeki en keskin ayaz…
*kiraz mevsimi bitti.
toprağın kalbine giden damarlar genişlemişti iyice, önce kabarıyor sonra içine alıyordu suyu, iştahlıydı…
hazirandı,
kiraza durmuştu dallar, cömertti güneş, sere serpe yayıyordu ışığını, anlamsızca neşeliydi çocuklar…
hazirandı,
dünyanın en uzun günündeydi takvim,
biri geldi,
“bütün acılarını silmeye geldim” der gibi
göğsümdeki ölü parçasına…
(siyah bir bulut
etinden tırnakladı sesizliği
ay kırıldı)
hazirandı
dünyanın en kısa gecesindeydi takvim,
çoktan başlamıştı yaz,
oysa, sarmıştı bedenimi ömrümdeki en keskin ayaz…
*kiraz mevsimi bitti.
Yeni'ye...
YENİ’YE…
gölgemle geziyorum, kolay mı? " dedi, çok uzun suskunluklarının ardından... o kadar uzun susmuştu ki, sular kurudu, çatladı toprak, güneş şaşırdı, ay saklandı...rüzgar; gözlerimin içine esip bedenimde yol aldı, öyle hırçın esiyordu ki, içimden hiç bilmediğim biri çıktı. hiç bilmediğim, yeni bir ben olmuştum......o kadar uzun susmuştu ki; yeni bir müzik için yeni kulaklar varolmuştu."bak ne çok insan var, hepsi de aynı yerde yaşıyor" dedi, bir martı havalandı, ufuk çizgisine doğru, yerle gök arasında dolaşabilen o muhteşem, gözlerimi kamaştırdı... aynı yerde soluk almak için nasıl olmak gerekir? bir anlamı olmalı? anlam arıyorum, anlam arıyorum, anlam arıyorum......anlam arıyordum, burdayım...herkesle aynı havayı soluyor, aynı güne uyanıyor, aynı sokakları arşınlıyor, aynı kızgınlıkları yaşıyorum... bildiğim bir şeye kızıyorum, bildiğim bir şeyden nefret ediyorum...karşıda gördüğüm her şeyi biliyorum, çünkü orada ne görebiliyorsam hepsini kendimden biliyorum.... birden karardı ortalık, sarsılmaya başladı içimin kaleleri, muhafızlarım teker teker yere yığıldı, çok soğuk ve çok sıcak çarpıştı içerde, gözlerimden ateşler ve buz parçaları fırladı her yana, her şey değişti......her şey yeni bir müzik ve yeni kulaklar için hazırlanmaya başladı..."onca getirdiklerimi, yıllarca "ben"in tüm kıvrımlarına yerleşen yükü ne yapacağım peki?" dedi diğeri. elbette yüktü bunlar, evrenin özünü, ışığını, güzelliğini görmemizi engelleyen yükler. yükü boşaltıp öyle devam etmek kolay değil...mümkün ama. yaşamla aramızdaki ruh bağını kesiveren, haksızlık, nefret, şiddet, umutsuzluk, mutsuzluk vb. gibi birçok şey, her yanımızı saran bu dil, değişmeli elbet... değişecek de kuşkusuz. inkar ile direnmeye çalışmak nafile......kendi karanlığını yırtacak her insan teki, yeni bir müzik için yeni kulaklara...
"gözlerinle aydınlatacaksın karanlığı" dedi. "üstelik beş duyu var bünyende, daha ne..."o kadar çok ses çıkıyordu ki karanlığın içinden, hangisine kulak vereceğim, nereye değecek gözlerim, aklımın sınırlarını daha ne kadar zorlayacağım...? feri sönmeye başladı gözlerimin, kulaklarım yitirdi duyuşunu, inançlarım bir kez daha kökleri zayıf ağaçlar gibi, bir bir devrildi, çok soğuk ve çok sıcak arasında köreldi ellerim...parmak uçlarımda başlayan sızı, her yanımı sardı, yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz kıvrandım. "ben" içinde kaç hal, hallerim içinde kaç ben..."yeni bir müziğe hazırlanıyorsun kolay değil elbet" dedi. "önce korkularını terket, korkarken temizlenemezsin, yürüyemezsin ışığa..."yeni duyuş ve yeni müzik için bir facia gerek...
gölgemle geziyorum, kolay mı? " dedi, çok uzun suskunluklarının ardından... o kadar uzun susmuştu ki, sular kurudu, çatladı toprak, güneş şaşırdı, ay saklandı...rüzgar; gözlerimin içine esip bedenimde yol aldı, öyle hırçın esiyordu ki, içimden hiç bilmediğim biri çıktı. hiç bilmediğim, yeni bir ben olmuştum......o kadar uzun susmuştu ki; yeni bir müzik için yeni kulaklar varolmuştu."bak ne çok insan var, hepsi de aynı yerde yaşıyor" dedi, bir martı havalandı, ufuk çizgisine doğru, yerle gök arasında dolaşabilen o muhteşem, gözlerimi kamaştırdı... aynı yerde soluk almak için nasıl olmak gerekir? bir anlamı olmalı? anlam arıyorum, anlam arıyorum, anlam arıyorum......anlam arıyordum, burdayım...herkesle aynı havayı soluyor, aynı güne uyanıyor, aynı sokakları arşınlıyor, aynı kızgınlıkları yaşıyorum... bildiğim bir şeye kızıyorum, bildiğim bir şeyden nefret ediyorum...karşıda gördüğüm her şeyi biliyorum, çünkü orada ne görebiliyorsam hepsini kendimden biliyorum.... birden karardı ortalık, sarsılmaya başladı içimin kaleleri, muhafızlarım teker teker yere yığıldı, çok soğuk ve çok sıcak çarpıştı içerde, gözlerimden ateşler ve buz parçaları fırladı her yana, her şey değişti......her şey yeni bir müzik ve yeni kulaklar için hazırlanmaya başladı..."onca getirdiklerimi, yıllarca "ben"in tüm kıvrımlarına yerleşen yükü ne yapacağım peki?" dedi diğeri. elbette yüktü bunlar, evrenin özünü, ışığını, güzelliğini görmemizi engelleyen yükler. yükü boşaltıp öyle devam etmek kolay değil...mümkün ama. yaşamla aramızdaki ruh bağını kesiveren, haksızlık, nefret, şiddet, umutsuzluk, mutsuzluk vb. gibi birçok şey, her yanımızı saran bu dil, değişmeli elbet... değişecek de kuşkusuz. inkar ile direnmeye çalışmak nafile......kendi karanlığını yırtacak her insan teki, yeni bir müzik için yeni kulaklara...
"gözlerinle aydınlatacaksın karanlığı" dedi. "üstelik beş duyu var bünyende, daha ne..."o kadar çok ses çıkıyordu ki karanlığın içinden, hangisine kulak vereceğim, nereye değecek gözlerim, aklımın sınırlarını daha ne kadar zorlayacağım...? feri sönmeye başladı gözlerimin, kulaklarım yitirdi duyuşunu, inançlarım bir kez daha kökleri zayıf ağaçlar gibi, bir bir devrildi, çok soğuk ve çok sıcak arasında köreldi ellerim...parmak uçlarımda başlayan sızı, her yanımı sardı, yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz kıvrandım. "ben" içinde kaç hal, hallerim içinde kaç ben..."yeni bir müziğe hazırlanıyorsun kolay değil elbet" dedi. "önce korkularını terket, korkarken temizlenemezsin, yürüyemezsin ışığa..."yeni duyuş ve yeni müzik için bir facia gerek...
Son Beşik
SON BEŞİK
Gömleğinin düğmelerini ilikleyemiyordu, daha dün gibi. Annesi “son beşik” diye anıyordu arkasından. Zamanı unuturcasına, sokağın çağrısına uyup, peşinden koşuyordu. Gözleri bulanıyor açlıktan, kolları iki yanına düşüyor, burnunu, toz -toprak tıkıyordu da öyle giriyordu eve…
İri kayısılardan da iriydi gözleri, güneşin sorgusuz yaktığı tenine, gökyüzündeki yıldızlar gibi serpilmişti çilleri. Sınırları vardı hayatın. Mahallenin sınırları gibi, itirazsız kabul görüyordu çocuk aymazlığında. Sınır ötesinin bedeli, canından olmaktı. Bu kadar kesindi. Küçük bir taşı kavrayacak kadardı çatlamış elleri. Çatlamış, minik elini yumruk yapıp, kalbinin; yumruğu kadar olduğunu bağırıyordu akranlarına…
Hamit; on ikisine varmıştı, gömleğinin düğmelerini ilikleyebildiği gün, mahallenin sınırları içerisinde, kalbi kadar yumruğunun arasındaki taşı fırlattığında…
Çocukluğunu, düşlerini, masumiyetini, hatta gençliğini fırlatıyordu, çatlamış minik elini yumruk yapıp, arasına sıkıştırdığı taşı öfkesine kattığında…
İri kayısılardan da iri gözleri, ihtiyar bir hüzne bulanmıştı. Bileklerini saran kelepçenin soğuk temasını hissetti. Sınırları sığdıramadığı zihnine; kelepçeleri, işkenceyi, mahpus damlarını, mahkemeleri nasıl sığdıracaktı…?
Gömleğinin düğmelerini ilikleyemiyordu, daha dün gibi. Annesi “son beşik” diye anıyordu arkasından. Zamanı unuturcasına, sokağın çağrısına uyup, peşinden koşuyordu. Gözleri bulanıyor açlıktan, kolları iki yanına düşüyor, burnunu, toz -toprak tıkıyordu da öyle giriyordu eve…
İri kayısılardan da iriydi gözleri, güneşin sorgusuz yaktığı tenine, gökyüzündeki yıldızlar gibi serpilmişti çilleri. Sınırları vardı hayatın. Mahallenin sınırları gibi, itirazsız kabul görüyordu çocuk aymazlığında. Sınır ötesinin bedeli, canından olmaktı. Bu kadar kesindi. Küçük bir taşı kavrayacak kadardı çatlamış elleri. Çatlamış, minik elini yumruk yapıp, kalbinin; yumruğu kadar olduğunu bağırıyordu akranlarına…
Hamit; on ikisine varmıştı, gömleğinin düğmelerini ilikleyebildiği gün, mahallenin sınırları içerisinde, kalbi kadar yumruğunun arasındaki taşı fırlattığında…
Çocukluğunu, düşlerini, masumiyetini, hatta gençliğini fırlatıyordu, çatlamış minik elini yumruk yapıp, arasına sıkıştırdığı taşı öfkesine kattığında…
İri kayısılardan da iri gözleri, ihtiyar bir hüzne bulanmıştı. Bileklerini saran kelepçenin soğuk temasını hissetti. Sınırları sığdıramadığı zihnine; kelepçeleri, işkenceyi, mahpus damlarını, mahkemeleri nasıl sığdıracaktı…?
OL
duru bir gök -iste-
döl düştü -acı kahve renginde-
sahte alışkanlıklarını döküyor gen
henüz biçim verilmemiş ağzından
ağzının içinde üç harf
-toprak cilveli, rüzgar kim bilir nerelerden savurup getiriyor tohumlarını
korkuyorum kokunu da silecek rüzgar-
(ben seni sesime kattım, çığlığıma, boynumdan dökülen suya…
yavaşça süzülüyorsun
serseri iklimler gibi ha bire değişiyor nakarat-ın/ parlak yıldızlar doğuracağım)
sil tüm bilgileri. kat beni içine. sar ellerinin lavantasına. inancım ol besbelli/teklifsiz gel gecenin içine gir-dinle suyun sesini. süzül boynumdan…
(evvel; aşkın havarisi yolunu kaybetmişti)
duru bir gök –iste-
gökyüzü coğrafyasında mevsimsiz –mavisini kaybetmiş dilsiz ritim-
tin’de sal
ten’de su
ol/
içir bana.
döl düştü -acı kahve renginde-
sahte alışkanlıklarını döküyor gen
henüz biçim verilmemiş ağzından
ağzının içinde üç harf
-toprak cilveli, rüzgar kim bilir nerelerden savurup getiriyor tohumlarını
korkuyorum kokunu da silecek rüzgar-
(ben seni sesime kattım, çığlığıma, boynumdan dökülen suya…
yavaşça süzülüyorsun
serseri iklimler gibi ha bire değişiyor nakarat-ın/ parlak yıldızlar doğuracağım)
sil tüm bilgileri. kat beni içine. sar ellerinin lavantasına. inancım ol besbelli/teklifsiz gel gecenin içine gir-dinle suyun sesini. süzül boynumdan…
(evvel; aşkın havarisi yolunu kaybetmişti)
duru bir gök –iste-
gökyüzü coğrafyasında mevsimsiz –mavisini kaybetmiş dilsiz ritim-
tin’de sal
ten’de su
ol/
içir bana.
Bana Sayıklama
sanıyordum ki; ağzımdan çıkacak dalları,
kök salarsam herhangi bir yere...
herhangi bir yer olmaktan çıkacaktı o yer,
o zaman acılar da yerleşip kalmaz sanıyordum, damlar çiğ gibi üzerime, kaybolur güneşle birlikte...
"bekar evi" diyordum kurup kurup dağıttığım yerleşiksiz evlere, ilişiksiz hiçbir adrese...
aklım bir salıncakta kalmıştı bir keresinde...uzun uzun, uzak uzak bakışmıştık.
benim değildi hiçbir şey, kurtulsam bedenimden de...
ne bileyim saklandıklarını, beynimin olmadık yerlerine.
hiçbir sözü sahiplenmedim, neme lazım, biri gelir de sahiplenir beni bir söz ile diye...
"zorçiçeği" doğurdum, henüz kalbime düşmemişti o iki hece... "an-ne".
neresi varsa kırılıp dökülmüş, büyük büyük odunlar topladım içerisinden, büyük büyük ateşler yansın diye içerimde...
"genç ölüler" yasladım omzuma, sevgili yerine.
soruları hiç sevmedim, cevaplar sıkça değişiyor diye…
tenhaydım aslında –gönlümün başköşesine yerleşen rastlantılar da olmasa-
durmadım ben’in hiçbir merdiveninde…ağır-aksak akıyorum kıyısına köşesine.
denklik güzeldi üstünlük yerine; savaştım da, “dünyaya yanlışlıkla düştüm duracağım çaresiz” diye diye…
damarlarımda yollar açtım, kanım sıcak yayılsındı, gözlerimin değdiği her yere
irili ufaklı yangınlarım oldu saman alevi dilimde,
(kırıp, döküp, çekip gitmelerim…
eşit kapılar açar, eşit kapıları çalarım.
bakmayın, başım külhan, bakışım deli çoğu zaman…)
acı çığlıklar duyarım hiç görmediğim coğrafyalardan…bir toz zerresiyim geldim,gidiyorum bu dünyadan.
*kimsenin arka bahçesinden, bir gül bile koparmadan
kök salarsam herhangi bir yere...
herhangi bir yer olmaktan çıkacaktı o yer,
o zaman acılar da yerleşip kalmaz sanıyordum, damlar çiğ gibi üzerime, kaybolur güneşle birlikte...
"bekar evi" diyordum kurup kurup dağıttığım yerleşiksiz evlere, ilişiksiz hiçbir adrese...
aklım bir salıncakta kalmıştı bir keresinde...uzun uzun, uzak uzak bakışmıştık.
benim değildi hiçbir şey, kurtulsam bedenimden de...
ne bileyim saklandıklarını, beynimin olmadık yerlerine.
hiçbir sözü sahiplenmedim, neme lazım, biri gelir de sahiplenir beni bir söz ile diye...
"zorçiçeği" doğurdum, henüz kalbime düşmemişti o iki hece... "an-ne".
neresi varsa kırılıp dökülmüş, büyük büyük odunlar topladım içerisinden, büyük büyük ateşler yansın diye içerimde...
"genç ölüler" yasladım omzuma, sevgili yerine.
soruları hiç sevmedim, cevaplar sıkça değişiyor diye…
tenhaydım aslında –gönlümün başköşesine yerleşen rastlantılar da olmasa-
durmadım ben’in hiçbir merdiveninde…ağır-aksak akıyorum kıyısına köşesine.
denklik güzeldi üstünlük yerine; savaştım da, “dünyaya yanlışlıkla düştüm duracağım çaresiz” diye diye…
damarlarımda yollar açtım, kanım sıcak yayılsındı, gözlerimin değdiği her yere
irili ufaklı yangınlarım oldu saman alevi dilimde,
(kırıp, döküp, çekip gitmelerim…
eşit kapılar açar, eşit kapıları çalarım.
bakmayın, başım külhan, bakışım deli çoğu zaman…)
acı çığlıklar duyarım hiç görmediğim coğrafyalardan…bir toz zerresiyim geldim,gidiyorum bu dünyadan.
*kimsenin arka bahçesinden, bir gül bile koparmadan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)